Tabutuna Haciz Konan Osmanlı Hükümdarı (2)

- Bu haber 1565 kez okundu.

Tabutuna Haciz Konan Osmanlı Hükümdarı (2)

 Sanremo, üç küsur seneden beri ev sahipliği ettiği hükümdarın vefatını ertesi sabah öğrendi. Şimdi, ortada bir ceset bir de sıkıntı vardı. Cesetin adı Vahideddin, sıkıntının adı paraydı. Geriye ödenmesi gereken dağ gibi borç kaldı. Manava, bakkala, kasaba, yapılan veresiye borcunun yanı sıra aylardır ödenmeyen kira ve faturalar artık altından kalkıcak durumu çoktan geçmişti. 

Borçlanmaya Vahideddin’den sonra da devam edildi… Meselâ hükümdara otopsiyi İtalyanlar yaptırmış, masrafını ödemek ise Vahideddin’in ailesine düşmüştü… Ama operasyonu yapan Profesör Fava’nın ücretine yetecek para kimsede yoktu ve ona da borçlanıldı. İkibin ikiyüz liretlik borcu günler sonra kızı Sabiha Sultan küpelerini satıp ödeyecekti.

Vahideddin’in öldüğünü duyunca kapıya üşüşenlerin başında villaya gönderdikleri malların parasını aylardan beri alamamış olan bakkal Steiner ile manav Morini vardı. Steiner ile Morini’nin alacakları da dahil olmak üzere bütün esnafa borç 60 bin liretti. Onların hemen arkasından icra memurları göründü. Yerlerdeki İstanbul’dan getirilmiş halılardan bütün öteki eşyalara ve ev halkının şahsî mallarına kadar Manolya Villasında ne varsa her şey haciz kapsamına kondu ve odalar mühürlendi.Hatta tarihte eşine hiç rastlanmamış veya rastlanamayacak bir hadise yaşandı; Vahideddin’nin cenazesi villanın giriş katındaki büyük salona indirildi. Ve o salondaki eşyalarla beraber cenaze de haczedildi…

Otopsi ameliyatı görmüş olan cenaze, önce kurşundan bir tabuta yerleştirilip lehimlendi. Sonra da bu kurşundan yapılan tabut, ceviz bir tabutun içine yerleştirildi ve bir buçuk ay boyunca villanın giriş katındaki salonda kaldı. İtalyanlar, borçların tamamının ödenmesine kadar cenazesinin defnine izin vermiyorlardı. 

Borçların temizlenmesi tam bir ay sürdü. 16 Mayıs 1926 günü vefat edenVahideddin’in tabutu, bakkal, manav ve diğer esnafa olan borçların ödenmesinden sonra 15 Haziran 1926’da Şam’a nakil için hazırlandı.Cenaze tam bir ay sonra tren istasyonuna götürüldü. Trieste’ye taşınacak, oradan da Beyrut’a giden bir gemiye konacaktı. Ama hiç de bir hükümdara yakışmayacak şekilde…

Sultan Vahideddin’in cenazesinin nakline şahit olan bir İtalyan, istasyonda gördüklerini daha sonra şöyle anlatacaktı;

“Arabanın yan taraflarındaki yeşil haçların silinmesine çalışılmıştı ama hâlâ görünüyorlardı. Tren gelince tabutu bir zencinin de yardımıyla vagona bir bavul gibi yerleştirdiler. Cenazenin Vahideddin’e ait olduğunu sonradan hayretler içinde öğrendim.” 

Seneler sonra, Vahideddin’i Beyrut’ta karşılayanlardan biri olan Mehmet Orhan Osmanoğlu, Murat Bardakçı’yla yaptığı bir konuşmasında hadiseyi şöyle anlatacaktır;

“Beyrut’a gittik. Vapur geldi. Zavallı cenaze yukarıda gemide ama koku taaa aşağıya kadar geliyordu. Ambome etmemişler, hiçbir şey yapmamışlar, geliyor…” 

Sultan Vahideddin Han, sağlığında çocuklarına Selahaddin-i Eyyubi Camii’nin bahçesine gömülmeyi vasiyet etmişti ama, o camiinin bahçesinde boş yer bulunamadığı için aile üyelerinin de müsaadesi alınarak 3 Temmuz 1926 tarihinde, Sultan Selim Camii’nin bahçesine gömüldü.

Son olarak, Sultan’ın “ölüm” anında yanında bulunan son eşi Nevzat Hanım’ın 

hatıralarında bu ölüm hadisesi nasıl işlenmiş ve dünyada hiçbir insanın hak etmediği bir son, bu hanımın yüreğinde ne gibi yaralar açmış, tabuta hücum eden fareler hakkında ne demiş bir görelim;

“Penceremden bakıyorum: mavi deniz, palmiyeler, bahçeler, birbirinden güzel köşkler, 

ufukta kotralar… Sanremo’nun bu manzarası cenneti andırıyor. Fakat ben kendim cennette değilim. Bu manzarayı cehennemin bir köşesinden görüyorum. Kendime mahsus bir cehennem. Bulunduğum katın bir odasında bir tabut var. Günlerden beri burada duruyor. Bu tabutta Osmanlı Hanedanının son hükümdarı Sultan Altıncı Mehmed Han yatıyor. Mehmed Vahideddin benim kocam… Talihin hayat yoldaşı diye karşıma çıkardığı insan.

Ölümüne acıyor muyum? Bilmem… Ortada birden bire kırılmış itiyatların boşluğu var. Bu boşluğu etrafımda duyuyorum… Fakat bu ölüye karşı bendeki asıl kuvvetli his, acımaktan ziyade gıpta etmek.

Ne mutlu ona, diyorum, ölüm gibi bir nimete kavuştu. Bazen içimden geliyor: Talihe yardım etsem, bu nimeti kendi elimle arasam…

Ben dindar bir kadınım. Bütün benliğim böyle bir duyguya karşı isyan ediyor. Bu vücut bana emanet bir şey. El kaldırmaya ne hakkım var…

Tüylerim ürpererek düşünüyorum, iki saat sonra gece olacak. Her tarafı karanlık basacak. Faturalar ödenmediği için elektrik, su ve hava gazı yok hepsi kesik. Bütün bir gece karanlık geçecek.  Günden güne etrafa bir kat daha  yayılan ölüm kokusunu daha korkunç bir suretle duyacağım. 

Bu musibet yerine baskın yapmış gibi, gece her tarafta koca fareler dolaşıyor. Etrafımdaki hava adeta şekil şekil hayaletlerle dolu. Uyku ile uyanıklık arasında saatler geçiriyorum. Hayâl ile hakikati birbirinden ayırmak için yatağımdan fırlıyorum. “Ben var mıyım, yaşıyor muyum? diye her tarafımı yokluyorum.” 

Belki de korkunç bir rüyadır. Belki bir gün uyanacağım. 

Oh çok şükür, hepsi rüya imiş, diyeceğim…” 

Bir hain, memleketi satacak kadar gözü dönmüş bir hain, elinin altında koca bir imparatorluk hazinesi bulunan bir hain böyle mi ölür?

Muhabbetle…

Ahmet Anapalı/Yeni akit. 1 Şubat 2016

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.