Osmanlı'yı anlamak kolay değil

Avrupa ülkeleri, bilhassa akıl hocaları İngilizler, planlarını hep İslam düşmanlığı üzerine kurdular; “Ne yapalım da İslamiyet zayıflasın, dolayısıyla Hıristiyanlık kuvvetlensin!..” Planlarını bunun üzerine bina ettiler. Dün olduğu gibi bugün de geçerlidi

- Bu haber 311 kez okundu.

Osmanlı'yı anlamak kolay değil
Avrupa ülkeleri, bilhassa akıl hocaları İngilizler, planlarını hep İslam düşmanlığı üzerine kurdular; “Ne yapalım da İslamiyet zayıflasın, dolayısıyla Hıristiyanlık kuvvetlensin!..” Planlarını bunun üzerine bina ettiler. Dün olduğu gibi bugün de geçerlidir bu kural. Demokrasi, din ve vicdan hürriyeti kendileri için, yani Hıristiyanlık için geçerlidir. Müslümanlar için böyle bir şey söz konusu değildir. Nerede görülürse sinsice yok edilmelidir, prensibi uygulandı hep. En büyük düşmanları da Osmanlı oldu. Sebebi de şu: İslamiyet’i, Eshab-ı kiramdan sonra gerçek manada, en mükemmel şekilde sadece Osmanlılar temsil etmişler ve üç kıtaya yaymışlar. Dünyanın en büyük Müslüman Türk İmparatorluğunu kurmuşlar. Türk=Müslüman olarak algılanmış asırlar boyunca. Hal böyle olunca da, nasıl yeni nesli Osmanlıdan uzak tutabiliriz hesabı yapıldı. Bu yapılmazsa gerçek İslamı öğrenirler diye korktular. Bunun için de Abbasilerden sonraki İslam tarihini dondurdular; yok farz ettiler. Çünkü bundan sonra, Selçuklular ve Osmanlılar dönemi geliyor. Ne zaman dolaptan çıkardılar? Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, yani Osmanlının fiilen bitişinden sonra. Bu dönemi merak edenlere karşı da devamlı karalama kampanyaları düzenlediler. Çeşitli akıl almaz iftiralar sebebi ile de, Arap ülkelerinde ve bizde de bu kampanyalar kabul gördü. Bilhassa, Arap ülkelerinde Arap milliyetçiliğini kuvvetlendirerek, asırlardır kendilerine hizmet eden Osmanlıya Arap ülkelerini düşman ettiler. Batı’nın bu faaliyetlerini, sadece biz söylemiyoruz, kendilerinden insaf sahibi olanlar da söylüyor. Bunlardan biri de, Alman ilim adamı Ord. Prof. Fritz Neumark’tır. [Ord. Prof. Fritz Neumark (1900-1991), Hitler’den kaçarak 1933’te Türkiye’ye gelir. İstanbul Üniversitesi İktisat ve Hukuk fakültelerinde dersler vermiştir. 20 Temmuz 1936’da kurulan ve 1937 yılı yaz sömestresinde faaliyete geçen İktisat Fakültesi’nde (Umumi İktisat ve Maliye Teorisi Kürsüsü) başkanlığı da yapmıştır. 1952’de döndükten sonra Frankfurt Üniversitesi’nde rektörlük yapmıştır.] Alman profesör Neumark ile bir kısım talebesi Boğaziçi’nde geziye çıkarlar. Talebelerden biri Prof. Neumark’a, (Avrupa bizi neden sevmez?) diye sorar. Prof. Neumark şu cevabı verir: (Çok samimi olarak itiraf edeyim ki, Avrupalı, Türkleri sevmez ve sevmesi de mümkün değildir. Asırlardır kilisenin Türk ve İslam düşmanlığı Hıristiyanların hücrelerine sinmiştir. Sebeplerine gelince: 1- Müslüman olduğunuz için sevmez. 2- Sizler farkında değilsiniz ama, onlar şu gerçeğin farkındadırlar: Tarihten Türk çıkarılırsa tarih kalmaz. Osmanlı arşivi tam olarak ortaya çıkarsa, bugünkü tarihlerin yeniden yazılması gerekir. 3- Avrupa’nın pazarı idiniz. Şimdi Avrupa’yı pazar yapmaya başladınız. 4- En az 400 yıl Avrupa’da sırtımızda ve ensemizde at koşturdunuz. 5- Selçuklular Anadolu’yu, Osmanlılar ise orta Avrupa ve Balkanları Haçlı ordusuna mezar ettiler. 6- Sizi silah ile yenemeyenler, sizleri kendilerine benzeterek hakimiyet sağladılar. 7- Selçuklu ve bilhassa Osmanlı, İslamiyet uğruna her şeyini feda etmeseydiler, İslamiyet bugün belki sadece Hicaz’da varlığını devam ettirirdi, kaldı ki Vehhabiliği kuranlar da, İngiliz Dominyon Bakanlığı’nın adamlarıdır. Batı her yerde İslamiyet’i, sapık inançlara kanalize etti. Ama Osmanlı, Asr-ı Saadeti devam ettirdi. 8- Kilise size kin kusmaktadır, sebepleri yukarıdadır. 9- Ben Türkiye’ye geldiğimde 2 üniversiteniz vardı, şimdi 19 üniversite var. [O tarihteki sayı] 10- Sizler, gerçek hüviyetinize döndüğünüz an Avrupa’nın refahı ve medeniyeti yıkılır. 11- Yine sizler, Avrupa’nın tarihi düşmanısınız ve daima düşman olarak kalacaksınız.) Yukarıda, Alman Profesör Fritz Neumark’ın, “Osmanlı Arşivi tam olarak ortaya çıkarsa, bugünkü tarihlerin yeniden yazılması gerekir” sözünü nakletmiştim. Gerçekten de bugün Osmanlı bütün müesseseleri ile ortaya çıkarılmış değildir. Çıkarılması için çalışanların önüne çeşitli engeller çıkartılmıştır. Hatta Osmanlıya sahip çıkılmaması, antlaşma maddeleri arasında yer aldı. Engeller olmasa bile Osmanlıyı incelemek, anlamak kolay değildir. Anlamak için önce Osmanlının gayesini, varoluş sebebini bilmek gerekir. Ömrü boyunca Osmanlı tarihini inceleyen tarihçi İsmail Hakkı Uzunçarşılı; Osmanlı tarihinin arşiv vesikaları incelenmeden, kanunname ve yazma eserler okunmadan, Osmanlının doğru öğrenilmeyeceğini savunur ve bu konuda şöyle der: “Tarih meraklılarına şunu söyleyeyim ki, Osmanlı tarihini yalnız basma eserlerden okurlarsa, pek noksan ve kısmen de hatalı bilgi elde etmiş olurlar. Altı buçuk asırlık devamlı bir tarihi olan Osmanlı İmparatorluğunun siyasi, mali, iktisadi, askeri, ilmi, sosyal vb. vaziyeti, hakiki kaynaklara dayanılarak tetkik edildiği zaman bu devletin bütün azametiyle çehresi meydana çıkar. Başka türlü, sathi, derme çatma bilgi ve basit tetkik ile, haklı olarak bu hayret ve takdire şayan azamet ve kudretin anlaşılmasına imkan yoktur. Yine bunun gibi, bu devletin gerileme ve yıkılması ve buna dair olan vesikalar ve eserler iyice incelenmedikçe, doğruyu görmek imkansızdır. Ben ancak kanunnamelerle vesikaları tetkik ettikten sonradır ki, bu hususta ne kadar sathi bilgi sahibi olduğumu anladım. Pek çok darbelere rağmen neden Selçuk, Cengiz ve Timur imparatorlukları gibi az zamanda parçalanıp dağılmadığını ve köşesinden bucağından koparıldığı halde dimdik ayakta durduğunu ancak idrak edebildim.” Ömrü Osmanlı tarihini incelemekle geçmiş bir ilim adamının böyle söylemesi; tarih kitaplarının dışında tarih bilgisi olmayan zavallıların ileri geri konuşanların ne kadar büyük bir hezeyan içinde olduklarını gösterir… Osmanlı İmparatorluğunun bu kadar uzun süre hayatta kalmasını yabancı ilim adamları ise şuna bağlıyorlar: “Roma İmparatorluğunun Yükseliş ve Çöküşü” adlı kitabıyla tanınan ünlü tarihçi Gibbons şöyle diyor: “Osmanlıların hoşgörüleri, ister siyaset, ister halis insaniyet neticesiyle meydana gelmiş olsun, Osmanlıların, yeni zaman içinde milliyetlerini tesis ederken dini, hürriyet ilkesini siyasetinin temel taşı olarak kabul eden ilk millet olduğu itiraz kabul etmez bir durumdur. Hıristiyan dünyasındaki arası kesilmeyen Yahudi katliamları ve Engizisyona rağmen, Osmanlıların idaresi altındaki Hıristiyanlar ve diğer dinlerdeki milletler korkusuz bir şekilde ahenk ve uyum içerisinde yaşıyorlardı…” [En önemli Ortadoğu uzmanlarından kabul edilen, Fransa’da Aix-en-Provence Üniversitesi’nde Siyasi ve Kültürel Antropoloji dersi veren, Fransız siyaset bilimcisi Bruno Etienne de şöyle diyor: “Osmanlı İmparatorluğundaki köleler, bugünün sözde özgür bireylerinden daha çok özgürlüğe sahiptiler.” (Yenişafak, 21.10.2002)] [Alman müsteşrik Franz Babinger ise, “Osmanlı padişahının ülkesinde herkes kendi halinde, bahtiyar olabilirdi. Mutlak bir dini hürriyet hüküm sürerdi ve kimse şu veya bu inanca sahip olduğundan dolayı bir güçlükle karşılaşmazdı” demektedir. (Rehber Ans.)] 18. asırda uzun yıllar İstanbul’da bulunmuş ve Osmanlı kurumlarını etraflıca inceleyip anlatmış olan İsveçli diplomat D’ohsson da şunları söylüyor: “Kur’an-ı kerimi tanıyanların zihnine ve hafızasına nakşedilmiş olan prensipler, onları yeryüzündeki insanların en insaniyetlisi en hayırseveri haline getirmiştir. Bütün bu faziletlere rağmen Avrupalıların barbar demesi, yırtıcı bulması, savaşlardaki gayretlerine göre hüküm vermesinden ileri gelir. Ama bir milletin gerçek karakteri savaş alanının silah gürültüleri arasında tayin edilemez. Türkleri gerçekten tanımak isteyenler, onların faziletlerini değerlendirmeli, törelerin karakter ve fiillerindeki tesirlerini muhakeme etmeli, onları barış zamanındaki örf ve âdetleri içinde incelemelidir. Türkler, savaşta ne kadar sert, ne kadar mağrur ve yırtıcı iseler, barışta da o kadar sakindirler. En büyük kahramanlıkları gösteren, gözlerini kırpmadan ateşe atılan bu insanlar, günlük hayatlarına döndükleri zaman gerçek karakterlerini alırlar. O zaman onların beşeri duygularla dolu hayırsever kimseler olduğu anlaşılır. Bu duygu bütün Türklere şâmildir. Hepsinin de ruhuna öylesine derin bir şekilde işlemiştir ki, savaşta birer cesaret timsali olan bu kimseler, barışta fakir babası, düşkünün dostu olurlar. İçlerinde en kötüsü en hasisi bile yine de bir vazife olarak iyilik etmekten çekinmez….” (Mehmet Oruç, Türkiye, 8-9 Haziran 2001) Osmanlıyı bilmeden aydın olunamaz DERİM ki… Israrla, sevinerek, duvarlar yıkarak derim ki; Osmanlıyı bilmeden aydın olunamaz. Sendikacı, işadamı, siyasetçi olunamaz. Hatta, sanatkâr olunamaz. Osmanlı bir estetiktir. Yetmez, iz’an ve irfandır. Yetmez; dirayettir, ufuktur, haysiyettir. Bizi sadece bize değil, çağdaşlığa taşıyan potansiyel; hiç eksilmeyen, kesinti ve kısıntısı olmayan enerjidir. Osmanlıdan kaçanlar, ondan korkanlar tez vakitte bu olağanüstü medeniyeti çözmek zorunda. Kafalardaki bütün fişler önce o prize takılacak. Ki ülkeyi, ki dünyayı anlayabilelim. Dikkat! Osmanlı İmparatorluğunda vezir ya da sadrazam olan kişilerin en yakınları daha o gün akçalı işlerden elini eteğini çekerdi. Ticaretten ayrılırdı. Sebep? Tek sebep, devletin üst makamına çıkmış dayı, amca, enişte ve babaların huzurunu sağlamak. Onları her türlü töhmet, iftira ve şüphelerden uzak tutmak. Gelenek müthiş… ***Ne vakit ki kendilerine yakın kişi o mevkiden ayrıldı, işlerine ancak o zaman dönerlerdi. Boşa söylemiyorum. Osmanlıyı çözemeyen okumuşların bu ülkede aydın bilinmesi yanlıştır. Osmanlıdan kaçtıkça, çürük tahtalara basılıyor. Osmanlıdan kaçtıkça, yoruluyoruz. Ve Osmanlıyı reddettikçe bozuluyoruz. ***Osmanlıyı tanımadan mimar olamazsınız. Esnaf olamazsınız; ressam, bestekâr, şair, yazar, çevre mühendisi, hatta doktor olamazsınız. O yüzden gençlere tavsiyemdir. Eğer dörtbaşı mamur aydın bilinme cehdiniz varsa, Osmanlıyı her yönüyle bilmek zorundasınız. Şu olgunluğa bakınız. Bir yakınınız devletin üst kademesinde yer alıyor ve siz o gün paralı işleri bırakıyorsunuz. Bunun bir adı olgunluk ise öteki ismi medeniyettir. Başları öne eğmeli ve çokça düşünmeli. Osmanlı bizden daha medeni idi. Merhaba medya! Ve bütün yeğenler, merhaba! (Gürbüz Azak, Türkiye, 17.10.2000) Osmanlıda iyilik ve insaniyet Rahmetli S. Ahmet Arvasi Bey, ziyaretine gittiğimizde, kendisi seyyid, yani Peygamber torunu olduğu halde hep, Türklerin Allah rızası için gösterdikleri gayretlerden, hizmetlerden bahsederdi. “İslam’ı yaşamada, İslam’a hizmette, Eshab-ı kiramdan sonra ikincilik Osmanlılara nasip olmuştur” derdi. Gerçekten de, Osmanlılar, gönüllerini süsleyen İslam ahlakının zarafet ve nezaket numuneleriyle dolu bir hayat yaşamışlardır. Dolayısıyla Avrupa’da insanlar adeta idarecilerinin eli altında esir muamelesine tâbi tutularak çok ağır şartlarda yaşarken, Osmanlılarda Müslüman olmayan halk bile, gayet huzur ve rahat içinde ömür sürmekteydi. Nitekim bu hâli müşahede edebilen pek çok memleket ve şehir halkının Osmanlıyı “Gelin bizleri de sizler idare edin!” diye davet eylediği tarihi bir gerçektir. Zira, o sıralarda Batı’da Galile gibi bir ilim adamı, İslam kaynaklarından mülhem olarak, “Dünya dönüyor!” dediği için idama mahkum edilmiştir. Yine batılıların psikiyatrik hastalar hakkında, “Bunların içine cin girmiş!” deyip de onları ateşe atmaları, ne büyük bir cehalet ve cinayettir. Osmanlı’nın bu kadar merhametli, şefkatli olmasının esas kaynağı İslamiyet’ti. Herkese karşı gösterdiği iyilik ve insaniyeti, gayrimüslimler, kendi dindaşlarından bile göremezlerdi. Osmanlıların bu hâllerini Hıristiyan araştırmacı seyyahlardan dinleyelim: L. H. Delamarre: “İstanbul civarındaki gezintilerimde ben hep bu milletin lütufkârlığı ile misafirperverlik aşkına şahit oldum. Rast geldiğim hangi Türk’e yol sorsam, hemen bana rehberlikte bulunuyor, yiyecek ve içecek şeyler hususunda elinden geleni esirgemiyordu. Onların bütün davranışlarında mükemmel bir insaniyet ve kibarlık göze çarpıyordu.” Dr. A. Brayer: “Osmanlılarda öyle bir ruh vardır ki, bu sayede onlar, her misafire mukaddes bir nimet nazarıyla bakarlar. Ev sahibi, misafirine evinin en güzel odasını tahsis ederek her hizmetini canla başla yapar. Hatta misafiri hastalandığı zaman hekime götürür parasını dahi verir. Zira misafire masraf yaptırmayı ayıp saymaktadırlar. Misafir, evden ayrılırken de orada kalmak suretiyle gösterdiği lütufkârlığın bir minnet ve şükran hatırası olarak ev sahibinden kendisine birkaç hediye de takdim edilir.” Osmanlılar, koğuculuk, iftira, kötüleme, küfür, kin, garaz, kumar, intihar, düello ve cinayet gibi her türlü fenalıklardan son derece kaçınıp korunmaya çalışmalardır. Öyle ki dıştan bakanlar, onların bu fenalıkları adeta bilmediklerine hükmetmişlerdir. Bu hâli Du Loir şöyle ifade eder: “Türkler herhangi bir intikam hissi beslemekten son derece çekinirler: Dinlerinin bu hususa ait bir hükmü mucibince, Cuma namazına başlamadan önce düşmanlarını af ettiklerini adeta ilan etmek durumundadırlar. Aksi halde, namazlarının kabul edilmeyeceğine inanırlar. Ayrıca her bayramın birinci günü de onlar için umumi bir barış günüdür. Birbirlerine rastladıklarında müsafeha ederler ve küçükler büyüğünün eline öptükten sonra ellerini başlarına götürüp “Bayramın mübarek olsun!” derler. Küfürbazlık, öfke ve intikam hissinin müşterek mahsulü olduğu gibi, kumarbazlığın da tabii bir neticesidir. Bu, Hıristiyan memleketlerinde pek yaygın bir şekilde ve tamamıyla mevcuttur. Ancak Osmanlıların sokaklarında da evlerinde de hiçbir küfür sözü işitilmez. Bunun yüzümüzü kızartacak ve bizi hayrete düşürecek tarafı da, Osmanlıların yalnız ağızlarında değil, lisanlarında da küfür kelimelerinin bulunmayışıdır.” (Mehmet Oruç, Türkiye, 30.11.2001) Osmanlıda aile huzurunun kaynağı Son yıllarda ısrarlı bir şekilde aile dinamitlenmekte. Aileyi yıkmak, parçalamak için ne gerekiyorsa yapılmakta. Aslında aile ile uğraşmak, evi otele çevirmek, bindiği dalı kesmek, toplumun huzurunu bombalamak demektir. Kadının da “eşitlik” adı altında, “Eşitsizliğe” sürüklenmesidir. Bir milletin aile yapısı sağlam ise, devlet yapısı da sağlam ve uzun ömürlü olur. Bunun en güzel örneği Osmanlı toplumudur. Zaman zaman devlet bünyesinde görülen çatlaklar, isyanlar aile sayesinde toplumun geneline sıçramamış ve bu millet en zor dönemlerde bile içinde bulunduğu halden sağlam aile yapısı sayesinde rahatça silkinip ayakları üstünde durmasını bilmiştir. Osmanlıda aile sağlamlığını temin eden başlıca amil, dinimizin bildirdiği şekilde erkek ve kadının yaratılış gayelerine uygun olarak toplumda yerini almış olmasıdır. Erkek, rızkı temin için dış hizmette; hanım ise, aile yuvasını ve nesli muhafazada içerde vazife görmüştür. Bu güzel iş bölümünün bir semeresi olarak da toplumun huzur kaynağı olan: “Büyüklere hürmet ve itaat, küçüklere şefkat ve muhabbet” prensibi teşekkül etmiştir. Osmanlıda, bir ailede; evin reisi sıfatıyla babanın, onun yardımcısı sıfatıyla ananın ve onların gözlerinin nuru olarak da evlatlarının vazifeleri ayrı ayrı ve en mükemmel surette belirlenmiştir. Özellikle çocuklar, ana-babalarına karşı hürmet, itaat ve gerekli hizmetle mükelleftir. Eğer ayrı yerlerde ya da muhtelif şehirlerde yaşıyorlarsa, küçükler için “sıla”, yani ana-babanın olduğu yere gidip onları ziyaret etmeleri ve onların gönüllerini almaları mecburiyeti vardır. İşte bundan dolayı Osmanlı ailesi huzurluydu. Maddi sıkıntılar, geçim darlığı bu huzuru bozamıyordu. Geniş, büyük aile yapısı sevgi ve hürmeti artırıyordu. Osmanlının bu huzurlu aile yapısı yabancı seyyahların da dikkatini çekmiştir: Dr. A. Brayer: “Osmanlı’da çocuklar, yetişip olgunluk yaşına geldikleri zaman ana ve babalarının yanlarında bulunmakla iftihar ederler. Oysa diğer memleketlerde çok defa çocuklar olgunluk çağına girer girmez, ana ve babalarından ayrılırlar. Hatta bazen kendileri refah içinde yaşadıkları halde onları sefalete yakın bir hayat içinde bırakırlar. Bunlar, ana-babalarına karşı onların kendilerine çok ihtiyaçları olduğu bir devrede adeta yabancılaşırlar. Sevgi saygı diye bir şey kalmaz.” Meşhur Fransız edibi Pierre Loti de şöyle der: “Dünyanın hiçbir evinde, bir erkek hanımına bu derece saygılı ve hayran olamaz! Bu gerçeğin sırrı, Türk evinin, kadını tarafından hazırlanışındadır. Evin sahibesi olan kadının giyinişi, başındaki örtüden ayaklarında bulunan nefis işlemeli kumaşlı terliklere kadar ahenk içindedir. Kadın evine o kadar düşkün, temizliğine o kadar meraklı, kocasının ev hasretini giderecek öylesine bir zeka ve eğitime sahiptir ki, evin erkeği akşam üzeri büyük bir hasretle kapıdan girer. Kadının temizliği maddi planda bir çiçek kadar saftır. Bu madde temizliği kadının ruh temizliğinden gelir. O kadın içki, kumar ve dış dünyayı bilmez. Dış dünyayı bilmeyen Osmanlı kadını, tecessüs illetinden de kurtulmuş olur. Evinde mesut bir hayat yaşar. Kavga gürültü nedir bilmez. Gönlünü Allah’a, kocasına, çocuklarına bağlar. Zihnini fuzuli şeylerden koruduğu için rahat ve huzurludur. Dolayısıyla ahlaklıdır. Böyle olunca yuvasının hürmete şayan, şerefli bir unsuru olur…” (Mehmet Oruç, Türkiye, 08.12.2001) Osmanlıyı anlamak… 1967 yılında Paris’te Yahudilik Kongresi yapılmıştı. Bu kongrede söz alan bir delege zabıtlara geçen şu sözleri sarf etmişti: “Evet bugün bağımsız bir devletimiz var. Ama mesut muyuz? Samimiyetle ve hepimizin içinden geçenleri dile getirdiğime inanarak söylüyorum ki; Hayır!.. Bizim bu dünyada huzurlu ve emniyetli yaşamamız, Osmanlıyı yeniden kurmaya bağlıdır…” Bu özlem gerek bizde gerekse diğer milletlerde dün vardı bugün de var yarın da olacaktır. İnsaf ehli hakkı hak sahibine teslim edendir. Bu ölçü beşeriyetteki bütün insanlar için geçerlidir. İnsaf ehli bir insan Osmanlı Sultanlarını araştırdığında onların ne derece adalet sahibi, ne kadar başarılı bir devlet adamı olduklarını görür ve kabul eder. Bedel ödemek Günümüzde Orta Doğu, Kuzey Afrika, Avrupa, Anadolu, Kafkasya ve bütün dünyada çekilen sıkıntılar, Osmanlıya ihanetin bir bedelidir. Size Enderun nedir diye sorsam, çoğumuz ne olduğunu dahi bilmeyiz. Sarayda eğitim ve öğretim yapılan mekteb olarak özetleyebileceğimiz Enderun’u bizleri idare edenlerin de birçoğu bilmiyor. Oysa Osmanlı Arşivlerini inceleyen 1000’e yakın ABD’li ve 100’e yakın İsrailli uzman tarihçi yıllarca çalışmış ve konu hakkında ortaya sayısız eser koymuştur. Hatta ABD’de “Enderun Okulu” hakkında hazırlanan 350 tane doktora tezi ve eser vardır. Dün, bugün, yarın… 1992 yılında “Genç Akademi” dergisinde Mısırlı Profesör Muhammed Harb’ın şu sözleri Osmanlıyı anlamak için herkese rehber olmalıdır: “… Tarihçiler bilirler ki, bir devletin ömrü, onun medeniyette yüksekliğiyle doğru orantılıdır. Osmanlı günümüzde dahi parmak ısırtan medeniyetini, sarıldığı inançla tesis etmiştir. Osmanlı Devleti, tarihin en uzun ömürlü devletidir. Devletlerin ömrü ise ancak medeniyet bakımından güçlü olmasıyla mümkündür. Osmanlıları, Mısır’a bizim âlimlerimiz davet etmiştir. Bizi Memlukluların zulmünden kurtaran Osmanlının adaletiydi. En büyük derdimiz, Müslümanlığı ve kardeşliği nasıl ihya ederiz, bunu bilmek. Bunun için de Osmanlı tarihini iyi anlamamız ve anlatmamız gerekiyor. Çünkü tarihimizin yarısı Osmanlı Devletinde geçmiştir… Bugün Türkler ve Osmanlılar hakkında hüküm verebilmek için Osmanlının devlet yapısını, medeniyetini ve Arap ülkelerinde neleri gerçekleştirdiğini çok iyi bilip anlamak gerekir…” Vaktiyle Osmanlıyı yıkan şer güçler bugün de aynı oyunu Türkiye için oynamaktadır. Yarın da oynayacaklardır. Kendimize gelelim. Oyun her zaman vardır. Tek fark isimler ve sıfatlardadır. (Mustafa Necati Özfatura, Türkiye, 24.06.2005)
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner70

banner69