Norveç'teki tohum deposunun sırrı

- Bu haber 15488 kez okundu.

Norveç'teki  tohum deposunun  sırrı

2006 yılında yayınlanan küçük bir haber, kutuplarda bir “tohum deposu”nun inşa edileceğini “müjdeliyordu”. Haber şöyleydi:Norveç, Kutup bölgesi’nde dünyada bilinen tüm tahılların tohum örneklerinin saklanacağı bir depo inşa ediliyor. Grönland’ın doğusundaki Svalbard Adası’nda inşa edilen depoda dondurulacak tohumların, küresel bir felaket yaşanması durumunda, tahıl çeşitliliğini güvenceye alması umuluyor. Tohum bankası Norveç’e eit olsa da 100’ü aşkın ülke projeyi destekliyor ve buraya tohumlarını göndermeye hazırlanıyor.

Deponun temel atma törenine, Norveç’in yanı sıra, Danimarka, Finlandiya, İsveç ve İzlanda başbakanları da katıldı.

Kuzey kutbuna yaklaşık bin kilometre mesafedeki Longyearbyen’deki deponun 2007 Eylül ayında faaliyete geçmesi planlanıyor.

VARAN 1: YUSUF KISSASI VE AÇLIK

Yahudi toplum mimarları Yusuf Aleyhisselam’a ait olan Kura’n’da da Yusuf suresinde anlatılan rüyayı ve sonuçlarını stratejik olarak görüp tatbik yoluna gidecekler. Bu rüyada Yusuf dünyada yedi bolluk ve akabinde de yedi kıtlık yılı olacağını bilmiş, Firavun’u uyarmıştı. Onun uyarıları haklı çıkmış tüm uluslar Mısır melikinin kapısında bir avuç buğday için el pençe olmuştu…

Onlar her ne kadar ilahi mesajları çarpıtsalar da stratejik değerlerini takdir edip kullanıyorlar. Bu kıssa da onlardan biri. Bugünlerde İskandinav ülkelerinden Norveç’te dünyadaki tüm bitkilerin tohumlarının depolanacağı bir “Tohum Üssü”nden bahsediliyor. Bahane de dünya toptan bir felaketle karşılaşırsa yeryüzünde ekilecek ürün tohumu kalmayabilirmiş? Dünya tarihinin neresinde böyle bir olay yaşanmış hayret!..

Aslında bu plan yıllardır Dünya Ticaret Örgütü marifetiyle bir başka şekilde yürütülüyor. Örneğin, Uruguay toplantılarında imzalanan en tartışmalı anlaşmaların başında Ticari Zihinsel Mülkiyet Hakları Anlaşması (TRİP) gelmektedir. TRIP anlaşması tüm üye ülkelerin (134 ülke) kendi kanunlarını DTÖ’nün belirlediği küresel mülkiyet haklarını koruma kanunlarına uyumlu hale getirmelerini şart koşmaktadır.

TRIP anlaşmasına göre genetik olarak değiştirilmiş bitki ve hayvanların patenti alınabilir. Ayrıca, TRIP anlaşması “teknolojik buluş” tanımını düşük bir seviyede tuttuğu için, yerli halkların nesilden nesile uğraşarak zaman içinde geliştirdiği bitkilerin de patent hakları alınabilmektedir ve bu yüzdendir ki uluslararası şirketler dünyanın dört bir yanına uzmanlar yollayarak ticari olabilecek bu tür bitkilerin patent haklarını yerli halklardan “çalmak” peşindedirler.

VARAN 2: BİOTEKNOLOJİ FİRMALARI KİMLERİN TEKELİNDE?

Bunların yanı sıra insan veya hayvan hücre dizilişlerinin veya genlerinin de patenti alınabilmektedir. Kısaca, bu anlaşma ile çokuluslu şirketlerin ticari isim hakları, telif hakları ve patent hakları küresel koruma altına alınmış olmaktadır.

Geleneksel olarak birçok gelişmekte olan ülke, insanlarının temel gıda maddelerini ve ilaçları daha ucuza temin edebilmeleri için bunları ülke içindeki zihinsel mülkiyet hakları kanunları dışında tutmaktaydılar. Artık bu mümkün değil.

Dolayısıyla hükümetlerin halkın temel gıda ihtiyaçlarına ve özellikle de ortaya çıkabilecek sağlık krizlerine müdahale kabiliyeti insafsız bir şekilde sekteye uğratılmış bulunmaktadır. Birleşmiş Milletler 1999 İnsani Kalkınma Raporu bile TRIP kanunlarının uygulanmasıyla gelişmekte olan ülkelerin tohum ve ilaçları, insanlarına sağlamalarının çok daha pahalıya mal olacağını belirtmektedir. Bugün dünyadaki zihinsel mülkiyet haklarının yüzde 97’si endüstrileşmiş ülke şirketleri veya kişileri elinde bulunmaktadır. (Bu durumda TRIP anlaşmasının ve onu doğuran GATT’ın ve GATT’ın lokomotifliğini yaptığı küreselleşmenin “iyi niyetli” yani herkesin ortak çıkarına olduğu söylenebilir mi?) Gelişmekte olan ülkeler içerisinde bile verilen bu tür hakların yüzde 80’i esasında endüstrileşmiş ülke vatandaşları elindedir.

Tohumların patent altına alınması, çiftçileri söz konusu tohumları kullandıklarında her yıl patent hakkı ödeme zorunluluğu ile karşı karşıya bırakmaktadır. Bu durum biyoteknoloji firmalarının gücünü tekelleştirmekte ve tohum stok kontrolünü çiftçilerin elinden alıp bu firmalara vermektedir. Gelişmekte olan ülkeler kendilerine tanınan sürenin sonunda patent haklarını korumak zorunda kalacaklardır, dolayısıyla ya çiftçilerinden gerekli parayı toplayacaklar, ya da kaçak ekilmiş ürünleri imha edeceklerdir, aksi taktirde ticaret ambargosu ile karşı karşıya kalınacaktır.

Sonuçta kartelleşme nedeniyle dünya besin fiyatlarının artması ihtimali doğmaktadır. (IMF’nin ülkemizde dayattığı tarım politikaları, çiftçiye yardımın şeklini değiştiriyor ve aile başı yardım gibi bir kavram getiriyor ve bu da çiftçilerin kayıt altına alınmasını gerektiriyor. Açıktır ki ülkemizde bu yolla kayıt altına alınan çiftçilere, 2005’ten sonra patent haklarını çok daha etkili bir şekilde uygulama olanağı bulacaklar.)

Biyoteknoloji firmaları patent haklarını korumanın bir yolunu da tohumları filiz vermeyen (terminatör tohum) ürünler yetiştirerek buldular. Fakat bunun da tehlikesi böyle ürünlerin geniş olarak kullanılması halinde polenleşme yoluyla bu özelliklerini diğer yerel bitkilere geçirebilecek olmaları. Bu yüzden birçok gelişmekte olan ülke bu terminatör teknolojisine yasak getirdi. Örneğin Hindistan hem böyle ürünlerin ülkeye girişini hem de bu teknolojinin kendi ülkelerinde geliştirilmesini tamamen yasakladı.

VARAN 3: BİYOLOJİK VARLIKLAR ÇALINIYOR

Bir şirket, yerli halkın yüzlerce hatta binlerce yıldır modifiye ektiği bir bitki türünün patentini kendi üstüne alabilir. Bunun için o bitkiyi genetik olarak modifiye ettiğini öne sürmesi yeterlidir, yaptığı modifikasyon bitkiyi anlamlı sayılabilecek bir şekilde değiştirmese bile.

Patent kontrolörleri yeterli tesise sahip olmadığı için şirketin iddiasına dayanarak patenti verir ve sonra iş sivil mahkemelere kalmıştır ki bu konuda mücadele etmek yerli halk için çok masraflıdır. Avustralya’nın Geleneksel Tohum Sınıflama kuruluşu şirketlerin doğal bitkiler için yaptığı 150 patent başvurusunu ortaya çıkartmıştır.

Örneğin 1997’de Teksas’da yerleşik, “Rice Tec” isimli ABD’li bir firma Hindistan’ın geleneksel “Basmati” pirincini çok az değiştirerek patent altına aldı. Hindistan’ın yerel bir bitkisine Amerikan patenti verilmesi (yine bir Amerikan firmasına) Yeni Delhi’de büyük protestolara yol açtı çünkü bu ürün Hindistan için çok önemli bir ihraç kaynağıydı. Her yıl yarım milyon ton Basmati pirinci Avrupa’ya, Amerika’ya ve Ortadoğu’ya Hindistan tarafından ihraç edilmektedir. Hindistan’ın sivil toplum örgütleri ülkelerindeki ABD konsolosluğuna protestolarını şöyle bildirdiler. “Gerçek şu ki, ABD korsanlık yaparak Hindistan’ın ve diğer gelişmekte olan ülkelerin çiftçilerinin, şifacılarının, kabile insanlarının, balıkçılarının zihinsel mülkiyet haklarını ellerinden almaktadır.” TRIP anlaşmasına göre Hindistan bu Amerikan şirketinin patent haklarını Hintli çiftçilere uygulamak zorundadır.

Diğer bir örnek de Hindistan’ın yerel bitkisi olan Neem ağacıdır. Hintliler yüzyıllardır bu bitkiyi ecza deposu olarak kullanmaktayken, 1970’de bir Amerikalı ithalatçının bu bitkinin zengin ecza özelliklerini görmesinden sonra, ABD ve Japonya’nın çokuluslu şirketleri bu bitkiden türetilen ilaçları için birçok patent başvurusu yapmış ve haklar almışlardır.

Birkaç yıl önce, ülser hastalığına iyi gelen Tayland’ın yerel bitkisi “Plao Noi” bir Japon çokuluslu şirket tarafından patent altına alındı böylece Taylandlılar bu bitkiyi pazarlama haklarının tümünü kaybetmiş oldular.

VARAN 4: BÜYÜK İSRAİL KRALLIĞI’NI KURAN PARA BABALARI

Dünya insanlarını goyim, kendilerini Efendi gören bu kabbalistik düşünürler, güç ve mevki hırsının çok daha ilerisinde kendi tanrılarının sözde ilahi emrini yerine getirmek için nesiller boyu gizli çalışan bir grubun içerisinden çıkmıştır. Bu grubu, tarih boyunca karmakarışık olmuş sözde ırkları değil, ‘tanrı tarafından seçilmiş’, ‘üstün’, ‘vazifelendirilmiş’, olduklarına dair kendi dogmatik şeytansı inançları temsil etmektedir. Gerçi belirgin olarak hiçbir ırktan söz edilemez, fakat eğer edilebilseydi bu hiç kuşkusuz sadece Hazar Türkleri olabilirdi. Çünkü bu grubun neredeyse yüzde 90’ını oluşturan ve bugün hâkimiyeti elinde tutan kesimin (Eşkenazilerin) temelinde 650 yılından 1016 yılına kadar büyük bir imparatorluk olan Hazar Türkleri yatmaktadır… Şimdi hayali ırk konusunu bırakıp zihniyete gelelim; Efendiler’in içinden çıktığı grup daha ilk zamanlardan itibaren ticari hayata, kısaca paraya hakim olma gereğini vazgeçilmez şart olarak kavramış ve kendi inandıkları kutsal kitaplarında vaaz etmişlerdir. Böylece milletleri ‘soymayı’, onların’ sütlerini emmeyi’, milletlere borç vermeyi, ama kendilerinin asla almamaları gerektiğini, yüzlerce kez ilahi öğreti olarak inanırlarının hafızalarına nakşetmişlerdir. Son iki yüzyıla baktığımızda ilk göze çarpan isim Rothschild ailesidir (Eşkenazi)…” , Diğer Efendiler; Rockefeller, Morgan, Warburg, Aldrich, Astor, Bundy, Collins, Dupont, Li, Onasis, Krupp, Reynolds…

Uluslararası Efendilerin’in gerçek kimliği bilinmediğinden ya da çok az kişi tarafından bilindiğinden, sömürücü, köleleştirici güç olarak karşımızda A.B.D görülmektedir. Oysa Efendiler (!), A.B.D.’ye de hakimdirler. A.B.D.’de adeta iki hükümet var gibidir. Görüneni, Washington merkezli olanıdır. Görünmeyen ama asıl A.B.D.’yi yöneten ise New York başkentli olan Efendiler’in görünmez hükümetidir. Görünen A.B.D., yoksulu, işsizi, evsizi, uyuşturucu bağımlısı, düşük okuma oranı ve borçlarıyla, diğer ülkeler gibidir. A.B.D.’nin kendine ait resmi bir Merkez Bankası bile yoktur. “Federal Rezerv” adıyla, birkaç Efendi bankerin oluşturduğu özel bir kuruluş, Amerika ekonomisine hakim olup, Merkez Bankası gibi para piyasalarına yön vermekte, istediği zaman ‘enflasyon’ ya da ‘deflasyon’ yaratabilmektedir. Dış ilişkilerde hükümetten daha da etkilidir. Amerikalıların altınlarına karşılık olarak verilen, “para” olmayan sadece ödeme sözü olan (sonradan o da kaldırılan) “Federal Rezerv Alındısı = Federal Rezerv Note)” bugün hala dolarların üzerinde bulunmaktadır ve bu kağıtlar, sahiplerinin hiçbir merciden hiçbir şey talep edemeyecekleri hayali paralardır. Birkaç Efendi bankerin bir araya gelerek kurduğu özel banka olan Federal Rezerv, Kongreden geçirilen bir kanunla A.B.D.’nin parasını basma yetkisine sahiptir. Bu ayrıcalık, A.B.D.’yi, diğer devletler içinde en borçlu ülke durumuna getirmiştir. Şu anki borcu 7 trilyon dolar civarındadır. Paranın sahibi olan Efendiler’in ekonomide ve siyasette ipleri elinde bulundurabilmesinin en önemli aracı Federal Rezerv olduğu gibi, tüm bunları yaparken gizli kalabilmesinin en önemli aracı da, zenginliğini hem halktan hem de vergi memurlarından sakladığı Vakıflarıdır’

4 Haziran 1963’te Başkan Kennedy, Hazine Bakanlığı’na, gümüş karşılığında para basma yetkisi tanımış ve üzerinde “United Dolar Note” yazılı, 4 trilyon dolara yakın A.B.D. doları piyasaya sürülmüştür. Fakat 22 Kasım 1963’te Kennedy öldürülmüş ve bastırılan dolarlar da piyasadan çekilmiştir. Böylece, gelecek yeni başkanlara gereken uyarı da yapılmıştır.

Kendini Tanrının oğlu kabul eden Efendiler, kutsal saydıkları kitapları Tevrat / Kitabı Mukaddes’ten ilham alarak; dünyayı köleleştirerek, tek amacı olan Tek Dünya Devleti’ni kurma projesini adeta Bir Dolar’ın üzerine simgelerle şifrelemiştir. (Bunlar aynı zamanda masonik simgelerdir) Çeşitli belgelerden Bir Doları incelersek şunları görürüz: Doların ön yüzünde, en tepede Federal Rezerv Note yazmaktadır. Federal Rezerv’in Senedi anlamındadır. Yani, altın ve gümüş olarak karşılığı olmayan “sanal kağıt” demektir. Bir Doların arka yüzünde ortadaki In God We Trust yazısı, güvendikleri tanrılarının para olduğunu göstermektedir. Solda görülen dairenin zemininde, amaçlarını anlatan dünya haritası vardır. Dairenin içinde, Yakup’un yani İsrail’in 12 oğlunu (İsrail oğulları, 12 Sıpt’ı) temsil eden 12 katlı piramit vardır.

Piramidin tepesindeki ışıklı üçgenin içindeki “Her şeyi gören göz”le (yani Yehova/Yahve) birlikte 13 etmektedir.

Bu 12 oğul (Sıpt) ve babaları Yakup’u temsil eder. 13 Kabalistik ebcet hesabına göre de sevginin birliği, İsrail’in Birliği demektir. Fakat daha Tek Dünya Devletlerini kuramadıkları için piramit bütün değildir. 12 katlı piramit ile göz kısmının arası şimdilik açıktır. Aşağıya doğru genişleyen piramit, yukarıdaki seçilmiş Elit azınlığın, alttaki sürü çoğunluğu idare ettiğinin ifadesidir. Her şeyi gören gözün üstündeki yazı: ANNUİT COEPTİS yani “Başlanmışın Tamamlanması” demektir. Bu şifre ile de Tevrat’ta başlanan işin tamamlanması anlatılmaktadır. Bu da üç semavi dinin babası saydıkları “İbrahim ve zürriyetine” sözde dünyayı miras olarak vermesi hikâyesidir. Efendilerin bu hedefini zaten anayasaları gibi olan “Siyonist liderlerin Protokolleri” adlı kitabında, diğer yapmak istedikleriyle birlikte açıklamaktadır. Bu kitabın 98. sayfasında, bu tamamlanma şöyle anlatılır.

“Siyon yılanı dünyayı çevreleyerek yutmuştur. Yılanın başı ulusların kalplerine girecek ve onları çürütüp yok edecektir. Siyon’ dan yani Kudüs’ten harekete başlayan yılan, zaferle zincirini tamamlayacak, sonra yine oraya dönecektir. Başladığı yere dönmeden önceki son hedef de İstanbul’dur…”

Piramidin altında NOVİS ORDO SECLORUM yazar. Anlamı, Çağların Yeni Düzeni yani Yeni Dünya Düzeni yani Tek Dünya Devleti demektir. Bugün dünyada uygulanan düzen, yüzyıl önce doların üstüne şifrelenmiştir. Piramidin en altındaki rakamlar (MDCCLXXVI) 1776 tarihini gösterir. Bu tarih “İlluminati”nin kuruluş tarihidir. İlluminati “Aydınlanmışlar” anlamındadır ve Efendiler denilen süper zenginlerin yönettiği bir dünya komplosudur. (1772 yılında Vilhelm-Bader Kongresinde masonlar İlluminatlarla birleştiklerinden, bu tarih masonlar için de önemlidir)

Bir doların sağ tarafındaki daire içinde üst kısımda, simetrik olarak birbirine geçmiş iki eşkenar üçgenden oluşan 6 köşeli Davut Yıldızı vardır (Süleyman mührü diyenler de vardır).

Bu yıldızın içindeki 13 yıldız, 12 oğul ve babaları Yakup’u yani İsrail’i simgeler. (Hıristiyanlar da bunu kendilerine yontup, İsa ve 12 havarisi demektedirler). Tevrat’tan biliniyor ki, Yakup (haşa) Allah’la güreşmiş ve yenişememeleri üzerine adı İsrail olarak değiştirilmiştir. İsrail kelimesinin gizli anlamı: Allah’ın yenemediği demektir.

Yahudi tasavvufuna yani Kabalasına göre, israil’in allahı Yakup’tur. İsa’nın “Göklerdeki baba ile ben birim” demesi, öldürülmesine neden olmuştur. İsa’nın bu iddiası, Yahudilerce, Yakup’u tahtan indirme olarak algılanmıştır. Davut Yıldızının altındaki kartalın sol elindeki dalda aynı 13’lü simge görülmektedir. Kartalın ağzındaki E PLURIBUS UNUM yazısı da “Birçokları arasında bir tane” demektir ki, Tevrat’ta kullanılan “Seçilmişlik, allahoğlu” ayrıcalığının simgelenmesidir. Kartalın gövdesindeki 7 dikey çizgi, “kutsal şamdanı” (7 kiliseyi: Efes, İzmir, Bergama, Tiyatira, Sardes ve Leodikya)simgeler. Bilindiği gibi Elit’in kendisine mal ettiği diğer ayrıcalıklar, kendilerinin “Tanrıoğlu, üstün ve görevlendirilmiş” olduklarını sanmalarıdır.

VARAN 5: İSRAİL HAHAMLARININ KULLANDIĞI DÜNYANIN ŞER ÜÇGENİ?

Uluslararası stratejide dünya hâkimiyeti için belirlenen sahalar vardır. Bu sahalar jeostratejik olarak ele alındığında kendileriyle ilgili kullanılan terim Kalp sahaları oldukları şeklindedir. Türkiye de uluslararası stratejisiler tarafından kalp sahası olarak gösterilen ülkeler içinde olup en başta yer almaktadır.

Özellikle soğuk savaş döneminin sona ermesiyle birlikte Avrasya ve bu coğrafyadaki enerji kaynakları akıl almayacak kadar değer kazandı. Yani bir bakıma 21. Yüzyıl hâkimiyeti Avrasya hâkimiyeti üzerine kurulu. ABD Türkiye’nin etrafında üsler kurarak adeta Türkiye’yi abluka altına almaya çalışıyor. Bu arada başta Gürcistan olmak üzere birçok devletin iktidarları değiştirilerek yerine İsrail ve ABD ittifakının programını uygulayan yönetimler iş başına getirilmektedir.
Dünya’nın bu fiziki stratejik sahalarının dışında bir de metafizik istihbarata dayalı sahaları var. Birçok ülkenin parapsikolojik savaş timleri bu bölgelerde çeşitli aksiyonlarda bulunuyorlar. Bu parapsikolojiye dayalı istihbarat birimleri özellikle Gürcistan-Tiflis, İran-İsfahan ve Mısır-Kahire üçgeninde pek etkililer. Çelik adam lakaplı Stalin’in Tiflis’li olduğu unutulmamalıdır. Bu adam Gürcü Yahudisidir ve bulunduğu bölgeden metafizik istihbarat kullanan çok ciddi medyumlar çıkmıştır. Bunlardan biri de bir dönem Türkiye’ye gelen ve bu tarz çalışmalardan sonra ABD’ye giderek orada bir Enstitü kuran Gudjiev’dir. Bu adamın Türkiye’de ders verdiği ünlü simalar ise Dr. Rıza Nur, Refet Kayserilioğlu ve Bedri Ruhselman’dır.

İran’daki İsfahan Yahudileri Kabala büyüsünü çok ciddi olarak kullanıp liderleri dahi tesir altına alabiliyorlar. Bu Yahudilerin çoğundan İran halkının haberi dahi yok. Tıpkı içimizdeki dönmelerden Türk halkının pek çoğunun haberi olmadığı gibi… Bugün İsfahan’da nükleer çalışmalarının bir kısmını sürdüren İran, İsrail’e karşı yürütülen nükleer çalışmalarını farklı ülkelere karşı yönlendirirse kimse şaşırmasın. Bizzat bu konuyu görüşmek için Ankara’ya gittiğimde danıştığım nükleer Enerji Uzmanı Azeri bir Profesör de bu çalışmanın zamanla Türkiye’ye karşı bir tehdit olabileceğine değinmişti. Oysa bendeki veriler metafizik verilerdi. Ancak hocanın söyledikleri fizik veriler. Metafizik bilgilerle fizik verilerin birbirini tamamlamasına oldukça şaşırmıştım.

Mısır’ın Kahire bölgesinin önemi tarihten bu yana aşikar. Yunan medeniyetini kontrol altına alan kabalist felsefeciler burada da İskenderiye okulları kurarak Ortadoğu halklarına yıllarca tesir ettiler. Hatta bu okullar zamanla işlevini yitirmedi benzer tekkelerle İslam tasavvufunun içersine yetiştirdikleri adamlarını sokarak, Cebriye, Hululiyle, Huriye gibi sapkın sözde tasavvuf cereyanları oluşturdular.

Bu konuda çalışmalarıyla tanınan ve aynı zamanda Moskova’da KGB bürolarında parapsikolojik araştırmalar yapmasının yanında “Alman Gizli Operasyonları”, “Gizli Dosyalar” gibi eserlere imza atan Araştırmacı-Yazar Emrullah Tekin yukarıda ismini saydığımız ülke ve şehirleri Kudüs merkezli olmak üzere dünyanın “Şer metafizik üçgeni” olarak adlandırıyor. Bir nevi “Bermuda Şeytan Üçgeni” gibi Ortadoğu ve Avrasya’nın zihin kontrol üçgeni.

Yazar karşılıklı görüşmelerimizde ise bu “Şer Metafizik Üçgene” karşı Müspet Üçgen’le cevap verildiğini şahsıma iletmişti. “İstanbul-Buhara-Mekke” şehirleri üzerinden süren bir kısım insan trafiğinin bu kontra eylemleri gerçekleştirdiğini söyledi. Hatta özel cetvellerle harita üzerinde Siyon Yıldızı oluşturacak şekilde bir şekil ortaya çıkaran Tekin gene ince hesaplamalarla bu şeklin tam ortasının BAĞDAT olduğunu bize göstererek iyice şaşırmamıza vesile oldu. Çünkü muharref Tevrat ve birer gizli yorumu olan Talmud ve Tora’da bu bölgenin vurulmasıyla Armegedon’u başlatmaları Siyonistlere telkin ediliyordu…

Sanıyorum bu bilgileri aktarmam birilerini tatmin etmeyecektir. Ancak bizler daha yeni yeni Zihin Kontrol Operasyonlarını yaparken ABD’deki Üniversite Laboratuarları insan ışınlaması üzerine çalışıyor?.. Maddeyi çok uzak mesafe olmasa dahi adeta zamanda sıçratır gibi mekan değiştirecek aşamaya getirdiler. Üstelik Süleyman kıssalarını okuyarak büyüyen Yahudiler, Kuran’da bahsi geçtiği gibi Hz. Süleyman’ın Uçan kalesi’nin bir aylık mesafeyi bir günde aldığını pekiyi biliyorlar.

Zaten onlar bu peygamberlere bahşedilen güçlerin peşindeler? Ancak tek farkla onlar peyfamberlerin bu güçlerinin Allah’tan vasıtasız dahi olacağına inanmayıp, onlara verilen “YÜZÜK (HZ. SÜLEYMAN), ASA (HZ. MUSA), KILIÇ (HZ.DAVUT)” gibi eşyalarda kerameti arıyorlar…

Kabollo denen faili meçhuller cinayet teşkilatı İsrail Kohenleri tarafından binlerce sene evvel teşekkül ettirilmiştir.

Kabollo teşkilatına girecek şahıs daha annesinin karnında tespit edilir, yıldızlarla, cifir hesabıyla çocuğun doğacağı gün ve saat onlar için çok önemlidir. Onların hesaplarına göre bu sırlı hesaplamalar vaktinde gelen çocuklar kendileri için adeta Yehova’nın özel menüsüdür.

Neticede bu muayyen vakitte çocuk doğar, Kaballo hahamlarının itinasıyla büyütülür. Yiyeceğine ve sıhhatine son derece dikkat edilir, hususi surette hazırlanmış iksirler, vitaminli gıdalar ve bilhassa hususi nefis yemeklerle beslenir. Altı yaşının “ŞABAT”ına geldiği zaman son zamanlarda mükemmel bir şekilde modernleştirilmiş ve sistemleri asrımıza uyan “KABALLO JUGENT” yani “KABAL GENÇLİK TEŞKİLATI” na sokulur. Yedi sene boynunca burada aldığı eğitimle gidişatı ve hareketleri kontrol edilir.

Eğer gencin “kana doğru bir temayül ve istidadı” varsa, kendisine “suikast” işleri taalluk eden vazifeler verilir. Çocuk müzikten, makineden, ilimden, siyasetten, iktisattan hoşlanır neticede neye meyl ederse derhal o yeteneğine göre özel olarak yetiştirilir. Fakat bunca programa rağmen işe yaramayacağı tespit edilen gençlerin ne yapıldığı tamamen meçhuldür. Ancak bu kadar ihtimamdan sonra her halde öldürülmezler?. Bu gibilerin bazen “yem” olarak bazen de “muhbirlik” gibi vasat işlerde zaman zaman faydalanıldığı biliniyor…

VARAN 6: DÜNYA HAKİMİYETİ’NİN LOGOSU NASIL TASARLANDI?

Mason localarının bir çoğunda pergel gönye logosunun tam ortasında yer alan “G” harfi sanırım dikkatinizi çekmiştir. Niye “A “değil “B” değil de “G.” “KRİPTOGRAM” açık ifadeyle Şeytanın şifresi ki Gram; Talmud ve Tora yazıcıları için “çok güçlü ve özel bir şeytanın” adıdır.” Diğer bir ifadeyle üstatlarıdır.

Hatırlarsanız İsrail mart Ayında tam İRAN’a vurmaya hazırlandığı sırada bu alarma yani “G” alarmına geçtiğini birimlerine duyurdu. “G” Alarmı İsrail’in Hakimiyet alarmıdır.

Muhtemel bir saldırı için hazırlık emri, İSRAEL Savunma Bakanlığı aracılığı ile Genel Kurmay Başkanlığına o dönemde iletildi. Özel Kuvvetler Komutanlığı içerisindeki kaynaklar bir saldırı hazırlığı için –en yüksek düzey olan- “G” hazırlık düzeyine geçilmesi emrinin kendilerine ulaştığını doğruladılar.

Merkezi ABD’de bulunan Araştırma Kuruluşu Stratford’a göre İsrail, İran’a karşı Askeri harekâta karar verirse, hava koridoru için üç seçeneği bulunuyor:

1- Irak hava sahasını kullanmak. (İslam dünyasından gelecek tepki ve bu Sahanın güvensizliği; gerilla operasyonlarına açık olması bu seçeneği azaltıyor.)

2- Suudi Arabistan Hava Sahası. (Bu aralar Laden çizgisinde olduğu sık sık ima edilen Suudiler’in bu teklifi ret edeceği biliniyor)

3- En akılcı seçenek bu. Tezkere’de olmadı, ama bu defa olsun mu dedirtilecek. Kudüs Zirvesinin üçüncü ayağı İstanbul’daki biraderler sayesinde Türkiye’nin hava sahası kullanılabilir mi?

Bu üçüncü plan için Cumhuriyet tarihi boyunca masada kaybetmeye alıştırılmış “Olta’daki Balık Türkiye”nin önüne bir yem attılar. O yem de ne biliyor musunuz “İran’da yaşayan 35 MİLYON TÜRK’ÜN kendi bağımsız devletlerini kuracağı” propagandası. Pek yakında İran hoşnutsuzluğu ve oranın zindanlarında yaşamış Türkler’in hatırat tarzı çalışmalarında bir patlama olursa sakın ha sakın içselleşip bu dramının içine çekilmeyin…

ŞEYTAN YILDIZI VE “G” NİN ANLAMI!

Kabbalistik büyüde Şeytan’ın (Lucifer) ışık kaynağı olduğuna inanılır. Bu nedenle tüm kaynaklarda “Güneş’in doğudan doğması sebebiyle doğu’da yer aldığı belirtilir. Masonik ritüellerde, Şeytan Yıldızı olarak adlandırılan “ışık saçan pentagram”ın içine doğuda yer aldığına inanılan Evren’in Ulu mimarı’nın (Şeytan’ın) simgesi “G” harfi yerleştirilir. Locaların doğuya doğru inşa edilmesinin sebebi de, ışık kaynağı olarak Şeytan’ın (G) doğuda yer almasıdır.

Dilerseniz; Mason dergisinin konuyla ilgili olarak yer alan diğer ifadelere biraz daha göz atalım:

“5 kollu yıldız, yani ışık saçan yıldıza “pentagrama” dikkat edelim. İçinde doğuda yer alan Evren’in Ulu mimarı’nın remzi olan “G” harfi ile. Bu yıldız yükselen insanımızın sembolüdür. (Mason Dergisi, sayı 37-38,sf.41)

“5 köşeli yıldızın ortasındaki “G” harfi masonluğun en gizili ve en önemli sembollerinden biridir. “G” harfi İbranice’deki “Yod” harfinin karşılığıdır.” (Dariel ligou, Le Dictionnaire la Franc-maçonerei, sf.57)

İbranice’de YOD harfi Yehova’nın baş harfidir ve Şeytan’ı remzeder, Yunan alfebesindeki “GAMA” harfidir. Bu şekilde “G harfi, aynı zamanda Gama’yı da temsil eder”.

“Gama harfi gönyedir ve Şeytan’ın bayrağını yani hakimiyetini temsil eder” (la Symboligue Maçonnigue, sf.56)

VE YIL 2008… GAZETELERE YANSIYAN HABER.

Norveç, Kutup Bölgesi’nde dünyada bilinen tüm tahılların tohum örneklerinin saklanacağı bir depo inşa ediyor.

Grönland’ın doğusundaki Svalbard Adası’nda inşa edilen depoda dondurulacak tohumların, küresel bir felaket yaşanması durumunda, tahıl çeşitliliğini güvenceye alması umuluyor.

Tohum bankası, Norveç’e ait olsa da 100’ü aşkın ülke projeyi destekliyor ve buraya tohumlarını göndermeye hazırlanıyor.

Deponun temel atma törenine, Norveç’in yanı sıra, Danimarka, Finlandiya, İsveç ve İzlanda’nın başbakanları da katıldı.

Kuzey Kutbu’na yaklaşık bin kilometre mesafedeki Longyearbyen’deki deponun 2007 Eylül ayında faaliyete geçmesi planlanıyor.

Dünyanın diğer noktalarında da son yıllarda 1.400’e yakın tohum bankası kuruldu.

Bunların pek çoğu ülkedeki ürünlerin devamlılığının sağlanmasına yönelik, ulusal ölçekli projeler.

Norveç Başbakanı Jens Stoltenberg ise, kendi projelerinin hem ticari bir yönü bulunmadığını hem de benzerlerinin en büyük ve güvenlisi olduğunu vurguluyor.

Buzulların içine inşa edilen beton tesis, çelik hava geçirmez kapıların gerisinde tohumları eksi 18 derecede saklayacak.

Bu koşullarda tohumların yüzlerce yıl bozulmadan kalabileceği belirtiliyor. Norveçli yetkililer, güvenlik önlemleri veya soğutma sistemleri devre dışı kalsa bile, buzla kaplı dağın derinliklerindeki örneklerin bozulmayacağına güveniyorlar.

Bu koşullarda, tarım ürünlerinin salgın, nükleer savaş, doğa felaketleri veya iklim değişimi gibi bir durum sonrasında bile devamlılığının sağlanabileceği belirtiliyor.

Tohum bankasının işletmesinde 2004 yılında kurulan Küresel Tahıl Çeşitliliği Fonu da rol alacak.

Fon, kalkınmakta olan ülkelerin tohumlarını hazırlayıp Svalbard’e göndermesine katkıda bulunacak.

Her ülkenin tohumları aynı banka kasalarında olduğu gibi, kendisine ait bir kasada ve ülkenin mülkiyetinde tutulacak.

Tam olarak faaliyete geçtiğinde Svalbard’daki tesiste üç milyon tohum çeşidi bulunacağı tahmin ediliyor.

(Hakan Yılmaz Çebi, netpano)  (2008)

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
AYDIN 5 yıl önce

Korkulacak birşey yok,, dünyanın sahibi varbile.
Ve dünya satlık degilki .
Allah burayı hepimiz için yarattı,, bizi bu çakallara yem etmek için değil...
Hepiniz rahat olun,, Türkiye ayakta olduktan sonra hiç bir yere sahip olamazlar..
Biz yeterki birlik olalım..
Hayırlı günler..